06 02 2010

Ali ile Ramazan kimin hikayesi?

Perihan Mağden’in son romanı “Ali ile Ramazan”ı bitirdim.


Ali beni bitirdi.

Sonra Ramazan da bitirdi.

İsterdim ki, Ali ile Ramazan’ın hikayesi iki eşcinseli anlatıyor deyip işin içinden çıkmak mümkün olsun.

Öyle diyenler çıkacaktır.

Bir “tokmakçıyla”, bir tinercinin hikayesi…

Yetim çocukların hikayesi…

İstanbul’un en pis yüzünün hikayesi…

Yoksulluğun, yokluğun hikayesi…

Hatta belki naif bir aşkın hikayesi…

Diyenler çıkacaktır.

Küfürbaz… Hatta sapık ve iğrenç bulanlar çıkacaktır.

Böyle diyenler kendilerine göre haklı da olabilir ama asla tam doğru değiller.

*
Ali ve Ramazan’ın hikayesinde hiçbir orijinallik yok aslına bakarsınız.

Biliyoruz, gördük onları.

Otomobille yanından hızla geçerken gözünüze ilişen felaket çocuklar ikisi. Sonlarının ölümcül bir kazayla, depremsiz bir enkazın altında kalarak biteceğini şıp diye anladığınız, numarayı verdiğiniz çocuklar…

Zaten kitabın başında da, devamında da haberini veriyor, bu iki zavallı çocuğun sonu kötü diye.

Ama o sona bizi hazırlamak gibi değil de, her sayfada her cümlede kafamıza kakmak, bir tane çakıp oturtmak gibi Mağden yaptığı.

O yüzden bildiğiniz sonla, gün aşırı üçüncü sayfada kabasını okuduğunuz hikayenin detaylarıyla yüzleşince içinizde bir yara açılıyor.

*
Bana kalırsa Perihan Mağden ergenliği en iyi yazanlarından biridir.

Ergenliğin şiddetini, sakatlığını ve o şiddet ve sakatlık içinde yalnız bırakılmış olmanın sonuçlarını iyi anlatır.

Çocuklukta düşülen çukurların hayatı yutan bir kara deliğe dönüştüğünü şiddetle, içinizi oya oya gösteren bir yazardır.

Mahmud Ersoy’un başına gelenler kehanet miydi

Mahmud Ersoy kahraman bir gazeteciydi. Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç, Hrant Dink gibi... Kafası kesilerek öldürüldü. Adını daha önce duymuş muydunuz? Ben geç tanıştım ama şu anda hakkında çok şey biliyorum. Yeni çıkan bir edebiyat dergisi sayesinde...
1950’lerin Türkiye’sinde “Kuvayı Milliye ruhunu” yaşatma gayreti içinde olan bir gazeteciydi, “yarım kalmış bir inkilabın” çocuğuydu. Kurtlar sofrasına dönmüş ülkede bir inşaat şirketinin çevirdiği dolapları, yolsuzlukları ortaya çıkardı. Sonra başsız bedeni bulundu.

Yaratıcısı Attila İlhan’ın uzun boylu, omuzları çarpıcı, gözleri pörsük, sesi gizli, cesur ve hakkaniyetli bir adam olarak anlattığı Mahmud Ersoy böyle kalleşçe öldürülmüştü ama zaten hiç yaşamamıştı.

Çünkü o Attila İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” romanının baş kahramanıydı.

Onunla nasıl karşılaştım, nasıl tanıştım anlatayım:

Harika bir fikir üstüne kurulmuş nefis bir dergi çıktı piyasaya...

Adı “Roman Kahramanları”.

Üç ayda bir çıkacak ve sadece roman kahramanlarıyla ilgilenecek. Edebiyatçılar, akademisyenler, antropolog ve sosyologlar fiktiv insanlar üzerine kafa patlatacaklar.

İlk sayının hakkında sayfalarca makaleler yazılan kahramanları dört adet: Ferenc Molnar’ın Pal Sokağı Çocukları romanındaki Nemeçsek karakteri, Camus’nün Yabancı ve Veba’da karşımıza çıkan Meursault-Rieux kahramanı, Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz romanındaki Alaaddin’i ve Attila İlhan’ın Kurtlar Sofrası’ndaki Mahmud Ersoy’u...

BİZ HİÇ YORULMADIK DESEM YALAN

İlgimi en çok Mahmud Ersoy’un çekmesinin en temel sebebi Atilla İlhan’ın bu romanını okumamış, Ersoy karakteriyle tanışmamış olmamdı.

Abdi İpekçi cinayetini yeniden tartıştığımız bugünlerde Mahmud Ersoy karakterinin başına gelenleri, Demokrat Parti’nin son dönemlerini Attila İlhan’ın kaleminden dinlemek kekre ve tanıdık bir tat olarak dilime yapıştı.

Attila İlhan gibi yaşadığı toplumu iyi bilen, iyi çözümleyen bir yazar nasıl da sağlam bir şablon çıkarıyor onu gördüm.

Doğan Hızlan’la ve Prof. Kemal Karpat’la yakın zamanda yaptığım sohbetlerde hep aynı benzer cümleyle karşılaşmıştım: “Türklüğün ne olduğunu çözmek mi istiyorsun? Tanzimat’tan bu yana yazılmış bütün iyi romanları incelemen gerek!” Murat Belge de “Genesis” adlı son kitabında aslında böyle bir inceleme yaparak Türklerin gen haritasını çıkarmıştı.

“Roman Kahramanları” adlı bu dergide Mahmud Ersoy’u ameliyat masasına yatıran edebiyatçılardan biri olan Erendüz Atasü bakın ne diyor: “Yarım kalmış Atatürk devrimini tamamlamak üzere Anadolu’ya geçen Mahmud Ersoy imgesi, 15 yıl sonrasının 12 Mart döneminde, bu ülkenin idam sehpasına layık gördüğü, elini kana bulamamış masum ve merhametli devrimci gençlerinin prototipidir. Hermann Broch, roman türünün kehanet özelliğinden ve bu özelliği yitirişinden söz eder. İşte Kurtlar Sofrası kehanet özelliğini yitirmemiş bir romandır.”

Eğer bu doğruysa, yani “Kurtlar Sofrası” 1950’ler dönemini anlatan birçok başka roman gibi bir kehanetse...

Buna tarih tekerrürden ibaret denmez, adi ve fasit bir dairede sıkıştık kaldık denir.

Despot iktidarlar, masaya yumruk vuran askerler, burjuvazinin yolsuzluk ve yozlukla kavrulan kesimi... Ve susturulan, dokuz köyden kovulan, yetmedi öldürülen gazeteciler...

Bu kehanet kaderimizse... Ne yapacağız?

Kendimizi bir yerden atsak da memleketi üstümüzden atamayacağımıza göre...

Bülent Ortaçgil’in en sevdiğim şarkısına kulak vereceğiz: “Biz hiç yorulmadık... Biz hiç yenilmedik... Desem yalan... Oyuna devam...”

(**Roman Kahramanları dergisini bütün büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz.)

RÜYAMDA...

* Şahan Gökbakar ve Şafak Sezer birlikte bir film yapmıştı. Bir damla İvedik, bir damla Kadri'nin Götürdüğü Yere Git... O minvalde bir mizah şaheseri, bir görsel şölendi. Gül gül ölüyorduk. (Bayağı sinemadaki herkes bir bir öldü!)

* “Şu gün şu olacak, bugün bu olacak gibi 2010 etkinlikleri gerçek anlamda detaylı olarak bana ulaşmış değil. O açıdan ne var ne yok bilmiyorum” diyen İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü Suat Arıkan bir anda diplomatik filtresini eritip 2010 Kültür Başkenti konusundaki gerçek fikrini açıklayıveriyordu: "Saçmadır, olmamıştır. Takip de etmiyorum, zaten beni de bilgilendirdikleri yok! Hieeyyt!"

* Okan Bayülgen Avatar'ın yönetmeni James Cameron'u tenha bir sokakta kıstırıp "Evet filmdeki bir çok karakter çeşitli kitaplardan çalıntı... Özür dilerim, keşke senin son filmin 'Kanalizasyon' gibi özgün bir film yapabilseydim..." dedirtip, adamcağızı neredeyse hüngür hüngür ağlatıyordu.

Ter içinde uyandım takdir edersiniz ki... Katiyen kendime gelemiyorum!

30 01 2010

GQ yazarı da benimle aynı fikirde

Ünlü GQ dergisinin İngiltere'de yayınlanan versiyonunda çok severek okuduğum bir yazar var: Tony Parsons...
Parsons aynı zamanda milyonlar satan "Man and Boy" kitabının da yazarı. Espri anlayışı ve yazı dili hep hoşuma gitmiştir.
Meğer onu sevmemin bir sebebi daha varmış: Hayata aynı yerden bakıyormuşuz, hem de aynı anda.
Derginin Şubat sayısındaki köşesinde orta yaşlı olmak kadar rahat birşey olamaz demiş. Yazının başlığı "Orta yaş krizi bir mit".
Ben, Meryl Streep'in "It's Complicated" filmini izledikten sonra bu hissiyatımı dile getirmiş, gençliğin ıstırabı ve stresi karşısında 50'li yaşlarında olanlara çok özendiğimi yazmıştım.
O ise birkaç orta  yaşlı erkeğin "Ah ah hayatın ortasına da geldik bakalım..."  nidaları attığı bir radyo programına katıldıktan sonra böyle bir yazı yazma ihtiyacı duymuş.
Bakın ne diyor: "Gençliğimi anımsıyorum... Hengame! Uyuşturucu. Kadınlar. Kavgalar. Kırık kalplerimizden düşen yaşlarla yaptığımız buz küplerini attığımız içkiler..."
Gençlik, Parsons'ın da ifade ettiği gibi ağır ve ağrılı bir koca bavul.
Atıp kurtulmak istiyor insan.
   

Sanat eseri ne zaman suç unsuruna dönüşür

Sanatın sınırı nedir?
Hangi durumda bir eser suç unsuru taşır?

Sorular eski, zaten tartışma da pek yeni sayılmaz...

Ama Fransa’da bir hakimin, İngiltere’de ise bir müze müdürünün verdiği karar sanatın sınırları ve sansür konusunda yeni şeyler söylüyor.

On yıl önce Bordeaux Çağdaş Sanat Müzesi’nde fotoğraf, enstalasyon ve videolardan oluşan bir sergi açılmıştı. Teması çağdaş sanat ve çocuklar arasındaki ilişkiydi ve birkaç fotoğraf en hafifinden “rahatsız edici” sayılırdı. Şikayet üzerine müze, sanatçı ve serginin küratörü hakkında soruşturma açıldı ama olay serginin kaldırılmasının ötesine geçmemiş, fazla büyütülmemişti. Fakat sergiden tam 10 yıl sonra başka bir hakim, meslektaşının konuyu küçük bir soruşturmayla kapatma tasarrufundan memnun kalmadı. Sergilenen eserlerin çocukları istismar ettiği, pedofili sınırlarında gezindiği gerekçeleriyle sanatçı ve müze yetkililerini ceza mahkemesine sevk etti.

İkinci olay Tate Modern’de iki ay önce yaşandı. Müze “Pop Life” adlı büyük ve karma bir sergi planlamıştı. Ünlü sanatçı Richard Prince’in 1983’te yaptığı “Spiritual America” adlı eser de bu sergide yer alıyordu.

Ama heyhat!

Eserin duvardaki ömrü kısa sürdü çünkü serginin reklamlarına rastlayan İngiliz polisi Tate Modern’e fırtına gibi girdi ve “Kaldırın bu fotoğrafı, çocuk istismarına girer, kamunun ahlakını bozar” dedi. Müze yetkilileri de iş mahkemelere düşmeden kapansın diye polisin istediği sansürü uyguladı. Neydi peki Scotland Yard’ı galeyana getiren, Tate Modern gibi bir müzenin bile endişe kuyularında tırnak yemesine sebep olan “Spiritual America”? Brooke Shields’ın 10 yaşındayken çekilmiş çıplak fotoğrafı.

Bu iki olay sonucunda sanatın sınırlarıyla ilgili şöyle bir konsensusa varıldığı söylenebilir:

* Çıplaklık, cinsel organların gösterilmesi her zaman pornografinin kapısını açmaz. Sözkonusu çıplak kadın ya da erkeğin hangi bağlam ve şartlar altında sergilendiği önemli. Aynı fotoğrafı ya da tabloyu Playboy dergisinde yayınlarsanız başka, bir galeri ya da müzenin duvarına asarsanız başka mana ifade eder. Halihazırda Özgür Korkmazgil’in Casa Della Arte galerideki +18 adlı sergisini ele alalım. Pornografi üstüne düşünerek yaptığı tablolardan oluşuyor. Kimilerini rahatsız edecek komposizyonlar var, tahmin edersiniz. Ama bir sanat eseri, çıplaklık ya da cinsellik sırf ayıp geliyor, içimiz kaldırmıyor diye sansürlenemez. Çünkü zaten çoğunlukla eserin amacı rahatsız etmek!

* Sanatta çizgiyi çocuk istismarı noktasından çekeceğiz. İşin içinde herhangi bir biçimde çocuk varsa bu istismardır. Yani bir sanatçı “İyi de ben zaten bu işimle çocuk istismarını anlatıyorum” diyemiyor. Derse hem kendisi hem de o işi sergileyen kendisini ceza mahkemesinde buluyor.

Bana göre bu son derece adil.

J.D. SALINGER’A AĞIT

Hayatımı değiştiren münzevi... Öldün sen!

Ortaokulda okuduğum “The Catcher in the Rye” (Çavdar Tarlasında Çocuklar) ergenliğimin kutsal kitabı olmuştu.

Kaleminin kuvvetini bir noktadan sonra sadece kendine saklamayı tercih eden bir küskün... Öldün sen!

Yarattığın anti-kahramanlar, yani Holden Caulfield, yani Franny ve Zoey Kardeşler depresif arkadaş grubumuzun şeref konuklarıydı.

Zaten yoktun, hiç yazmıyordun, hep saklanıyordun ama şimdi gerçekten öldün sen!

Gençliğimi yalnız bırakmadığın için teşekkürler... Sana borcum olsun. Hoşçakal.

24 01 2010

Yaşlanmanın mutluluğu ve rahatlığı


İki sebepten dolayı içimdeki bir hissi baskılıyor, yüksek sesle söylemiyordum.

Birinci sebep; şahsen bu hissin gelip geçici bir hezeyan olduğunu düşünmemdi.

İkincisi de, samimiyetimden şüphe edilmesinden endişe duymam... O yüzden susuyordum. Ama Meryl Streep’in “It’s Complicated” adlı son filmini izledikten sonra ne hezeyan şüphesini ne de muhtemel “Hariçten gazel okuma, kızım!” uyarılarını takacak halim kaldı:

Yaşlanmak kadar mutluluk verici, 55-60 yaşında olmak, hayatın ortalarına gelmek kadar insanın içine huzur salan, rahatlık getiren bir şey olamaz bana göre...

Gençlik strestir. Aile kurmanın, kariyer yapmanın, eski arkadaşları muhafaza etmeye çalışmanın, çok deneyip hep yanılmanın stresi...

Yaşlanmaya özeniyorum...

Ve eğer gençliği tapılacak bir ilah gibi sunmayı şiar edinmiş Hollywood bile Meryl Streep yaşındaki bir kadını “It’s Complicated” gibi bir romantik komedinin başrolüne uygun gördüyse bu fikrimde yalnız da değilim.

Artık paha biçilmez ve rağbet gören pazarlama malzemesi gençlik değil, para değil, yaşlanmanın huzuru bence.

Filmde Meryl Streep, 3 çocuk yapmış, çocukları okutmuş, hatta birini evlendirmek üzere olan bir kadını canlandırıyor.

Sahip olduğu pastaneyi rayına oturtmuş, onu gerçekten anlayan üç-beş dostundan kemik bir çember oluşturmuş... Kafasında döndürdüğü en temel konu zaten harika olan evinin mutfağını ne kadar genişletmesi gerektiği...

Streep’in eski kocasını canlandıran Alec Baldwin’in çok doğru bir sözü var filmde: “10 yıl önce ne kadar gergin iki insandık. İşimizle ve çocuklarla öyle meşguldük ki birbirimizi dinleyemez olmuştuk. Eğer şimdiki rahatlığımız olsaydı emin ol boşanmazdık.”

İddia ediyorum; 55 yaşına sağ salim varan biri hayatın en süper terminaline ayak basmıştır.

Yaşlanmak insanlık için “kurtarılmış bir bölgedir.”

Ne dersiniz?

Iraklı Picasso'larla başımız dertte

10 gün önce Adana’da bir eve baskın yapıldı ve Picasso imzalı bir tablo bulundu. Adana Emniyet Müdürü Salih Kesmez ve operasyonun başındaki Kaçakçılık Şube Müdürü Ahmet Mithat Dobur’dan bakın neler öğrendim.


Adana Emniyet Müdürlüğü’ne bir ihbar telefonu gelir: Gülbahçe Mahallesi’ndeki bir evde Bizans dönemine ait altın sikke ve Picasso tablosu var!

Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürü Ahmet Mithat Dobur bu telefonu aldıktan kısa süre sonra, yani öğle saatlerinde bir ekibini nakliyecilik işiyle uğraşan Celal Erdoğan’ın evine gönderir.

Nakliyeci Erdoğan yakın zamanda bu tablo ve sikkelerden birilerine bahsetmiş olmalı ki polisleri kapıda görünce hiç şaşırmaz, zorluk da çıkarmaz. 3 adet altın sikkeyi, yine aynı döneme ait bir papaz kolyesini sukünetle teslim eder. Peki Picasso nerede?

Yatak odasını işaret eder. Polisler gardırobun içinde sırtı dönük bir şekilde, kuzu gibi bekleyen tabloyu çıkarırlar. Üstünde Picasso’nun imzası, arkasında Kuveyt Müzesi’nin üç damgası vardır.

BİR DE GÜZELCE DAMGALIYORLAR

Peki bunlar gerçek mi? Cevabı bulmak için sikkeler Müzeler Müdürlüğü’ne, tablo da Çukurova Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gönderilir. Aynı gün içinde tahlil sonucu Emniyet’e bildirilir: “Sikkeler ve kolye gerçek, tablo sahte!”

Hikayenin gerisini Ahmet Mithat Bey’den dinleyelim:

“Aslında tablo konusunda bizim nakliyeci şahıs dolandırılmış. Çünkü Picasso’dur umuduyla satın aldığı tablo meğer Irak’ın yerli Picasso’larının elinden çıkmaymış! I. Körfez Savaşı’ndan sonra Kuveyt Müzesi yağmalanmış ve birçok Picasso tablosu Irak’a getirilmişti. Irak’ın işgalinden sonra bu tabloların büyük bölümü dağıldı. Yani Irak’ta bir Picasso kaynağı olduğu kesin ama hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğu artık çok şüpheli. Çünkü savaşın karmaşasından istifade eden dolandırıcılar oturup Picasso tabloları yapmaya başlamış. Büyük ihtimalle Kuveyt Müzesi’nin damgalarını da çalmışlar ya da aynısından yaptırmışlar. Çünkü bu sahte Picasso'ların üstüne bir de güzelce müze damgası basıyorlar!”

Anlayacağınız, Irak’ta Picasso üreten bir çeteden şüpheleniliyor.

Haklılar da...

Çünkü bu Irak’tan gelen ve Türkiye’de ortaya çıkan kaçıncı sahte Picasso. Örneğin 10 yıl önce yine Adana’da yine Kuveyt Müzesi damgalı bir Picasso bulunmuştu. İzmir ve Urfa’da da birer tane. Hepsi de son tahlilde sahte çıktı. İşte o yüzden araştırmayı genişletmek, tablonun asıl kaynağını bulmak önemli. Bu da ne demek? Sahte Picasso bir süre daha Emniyet’te misafir edilecek.

Gelişmeleri sizlerle paylaşacağım.

Bu hataya nasıl düştünüz

O ki, Galatasaray Lisesi'nin meşhur müzik hocasıydı...
O ki, zamanında biraz da bizlere o dilin zarafetini ve görgüsünü anlatmak için tamamı Fransızca şarkılardan oluşan bir albüm yapmıştı...

Peki şimdi?

Şimdi bir markanın reklamında ünlü “Si tu savais combien je t'aime” parçasını “Sütüseven insanlar için” şeklinde söylüyor. Ha bir de fikir yeni olsa, peki eğlenelim...

Bundan dört yıl önce Bates Motel adlı genç bir prodüksiyon ekibi “Sütüseven Kamyon Şoförü” diye bir video hazırlamıştı. O zaman gülmüştük. Peki şimdi? Hiç ilginç değil.

Reklam marka açısından kendi içinde başarılıdır belki, onu takdir edebilecek bilgiye sahip değilim.

Ve fakat şu kadarını söyleyebilirim: Bunca yıl ülkemizin mesafeli ve temkinli Frankofon Prensesi mertebesine erişen Candan Erçetin için hiç de doğru olmayan bir proje. Tam da harika bir yeni albüm çıkarmışken... Candan Hanım bu hataya nasıl düştünüz?

22 01 2010

Cinsel devrim konusunda tartışmaya devam...

Almanya'da yaşayan ve yazdığı "İslam'ın Cinsel Devrime İhtiyacı Var" kitabı nedeniyle tehditler alan Seyran Ateş'ten yola çıkarak İslam'da cinsel devrim konusunu niye tartışamıyoruz diye sormuştum.
Bu yazıya okurlardan çok tepki geldi.
Yarıya yakını küfür ve ağır hakaret içeriyordu. Şaşırtmadı.
Ama en az onların sayısına yakın bir miktarda da "İslam'da cinsellik" konusunda fikirlerini paylaşan,önemli bilgiler içeren e-postalar aldım muhafazakar genç kesimden.  Minvali anlamanız ve bana göre çok önemli bazı sözler söylediği için bir tanesini sizlerle paylaşacağım:

"Bakın Ezgi Hanım, kadının cinsel ilişkiye girmesi, zina etmesi durumunda afedersiniz "fahişe" olarak damgalandığı bir toplumda, erkeğin cinsel ilişki yaşaması , zina etmesi "çapkınlık, hovardalık, yürü be aslanımlık" bir durum olarak tezahür ediyor. Oysa Allah katında ikisi arasında ayrım yoktur. Ve Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: "Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikahlayamaz; zina eden kadını da zina eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikahlayamaz. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır. (Nur suresi 3. ayet)"
Müslüman erkeklerin cinselliğe ve kadına bakışını tartışmak istiyorsak tartışabiliriz. Zira Erkek Toplumu olarak yatakta sadece kendisini düşünen bir topluluğuz.. Bunları tartışmak çok güzeldir bence tartışılmalıdır. İslamdan yola çıkarak cinselliği de tartışabiliriz. Zira bu yıllardır bizim söylediklerimiz ama anlatamadığımız şeyler. Cemaatlerde, Hocaefendilerden, Şeyh ve Şıhlardan sıkıldık"

 
Aslında en çok istediğim şey buydu: Adam gibi tartışmak, özellikle de dindar ve zihni açık gençlerin zaviyesini anlayabilmek.
Oluyor galiba.