Dr. Selçuk Şirin New York Üniversitesi’nde araştırma teknikleri üstüne dersler veren, seçim kampanyaları üstüne araştırmalar yapan bir akademisyen. İki yıl önce ABD Başkanı Obama’nın seçim kampanyası için de çalışmış olan Şirin, AKP ve CHP’nin referendum kampanyalarını karşılaştırdı. Yaptığı analizler biz sıradan vatandaşların her gün maruz kaldığı siyasi açıklamaların arkasında ne tür bir mantık ve taktik yattığını anlamamıza yardımcı olacak türden.
**
SEÇMENLER DÖRDE AYRILIYOR
Dünyanın her yerinde dört çeşit seçmen var: İdeolojik gerekçelerle oy verenler, siyasal ya da ekonomik gerekçelerle oy verenler, lider ve kadrodan dolayı oy verenler ve seçim kampanyasına göre oy verenler…
İdeolojik sebeplerle oy veren seçmenin fikrini değiştirmek imkansıza yakın. Dünyanın en başarılı seçim kampanyası bile bunu başaramayabilir, o yüzden de iyi seçim kampanyaları katiyen bu seçmeni ikna etmek üzerine kurulu değildir. Türkiye’de ideolojik seçmen grubu en belirgin ve katı olan parti CHP. Zaten geçmişte CHP’nin aldığı oyların tamamına yakını bu seçmenden geliyordu. CHP tabanı dediğimiz kitle çoğunlukla lidere yani Baykal’a rağmen ya da CHP’nin ortaya koyduğu ekonomik-siyasi vaatlere aldırmaksızın CHP’ye oy veriyordu. Dr. Şirin’e göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun lider olmasıyla CHP’nin üstündeki “negatif lider” yükü kalktı ve belki de uzun zamandır ilk kez ideolojik olmayan, lidere duyduğu sempati nedeniyle oy veren seçmeni de yanına çekebilecek.
GAF YOK, TESADÜF YOK, HERŞEY PLANLI
AKP’ye kadar olan dönemde Türkiye’deki siyasi partiler sezgilere dayanan kampanyalar yürüttü. Demirel ve Ecevit bu tür kampanyaları başarıyla yürüten siyasetçilerdi. Nedir sezgilere, alışkanlıklara dayanan kampanya? “Ne dersem, ne yaparsam daha çok oy alırım” sorusuna geçmiş yıllardaki deneyimlerinden yola çıkarak ya da halkın tepkilerini çok iyi bildiğini varsayarak cevap aramak. Bu son derece eski tip bir kampanya yöntemi. Obama’nın ve AKP’nin 2007’de uyguladığı kampanyanın adı ise verilere dayalı siyasi kampanya. Yani burada sezgiler ve varsayımlar yok. Başbakan’ın bazı kesimlerce çok vahim bulunan çeşitli açıklamaları gaf ya da tesadüfen ağzında kaçmış sözler değil hiç bir zaman. Küçük gruplar üstünde yapılan araştırmalar sonucunda her sözün büyük kitleler üstünde nasıl etki yaratacağı hesaplanıyor. Bir diğer yöntem ise Türkiye’nin başörtüsü ve Kürt sorunu gibi fay hatlarında siyasi politikaların ise partinin ikinci ya da üçüncü adamlarına ses getirecek bir açıklama yaptırmak. Bu açıklamanın ardından araştırma şirketlerinden oy durumundaki değişimi ortaya koymasını istemek. Örneğin oylarda bir azalma yoksa aynı sert tonda devam ediliyor, bu kez partinin lideri o minvalde açıklamalar yapmaya başlıyor. Şirin’e göre Başbakan Erdoğan’ın “Ananı da al git” sözü ya da yakın zamanda TÜSİAD’a yönelik “Bitaraf olan bertaraf olur” çıkışı kesinlikle gaf değildi ve sanıldığı gibi AKP’nin oy oranını düşürmedi. Yine bazen İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ya da Cemil Çiçek’in AKP’nin Kürt açılımı politikasına ters düştüğü düşünülen bazı açıklamaları ise verilere dayalı siyasi kampanyanın “deneme-yanılma” yöntemi içinde değerlendirilmeli.
SEÇİMİN TARTIŞILDIĞI ZEMİN
SEÇİMİN KENDİSİNDEN ÖNEMLİ
Seçimler tartışıldıkları zemin üzerine kazanılır ya da kaybedilir. Dolaysıyla bir seçimde başarı ve başarısızlık o seçimin hangi zeminde tartışıldığıyla ilgili. Seçimlerin hangi zeminde olacağı kavgası seçimin kendisinden önemli anlayacağınız.
Şirin “Eğer önümüzdeki referandum 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma zemini üstünden tartışılmaya devam ederse sonuç evet çıkar. Yok, CHP bunu “AKP’ye güven oylaması” zeminine yeniden çekebilirse sonuç hayırdır” diyor. Peki zemini nasıl belirliyorsun? Şirin şöyle cevaplıyor: “Örneğin Başbakan 12 Eylül darbecileriyle ilgili bir söz ortaya attığında CHP ve MHP ona 12 Eylül üstünden cevap veriyorsa, zemin Başbakan’ın istediği zemin olmuştur artık. Kimin ne dediği önemli değil. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun, Başbakan’ın Büyükanıt’la Dolmabahçe görüşmesini ortaya atması ise zemini 12 Eylül’den kaydırmış, CHP lehine çevirmiştir. Çünkü o zaman AKP’nin planladığı çerçevenin dışına çıkılmıştır.” Selçuk’a göre seçimlere birkaç gün kala eğer AKP’nin araştırmaları Evet oylarının Hayır’dan sadece 4-5 puan önde olduğunu gösterirse Başbakan “One Minute” kadar etkili bir açıklama daha yapar çünkü o 4-5 puanlık riski almak istemez AKP.
KİM İNANIR BU İFTİRAYA DİYEN KAYBEDER
Seçim kampanyalarında liderlerin kişilikleri üstünden pek de hoş olmayan tartışmaların yürümesi yaygın. Doğru ya da yanlış rakip liderle ilgili bir söylenti ortaya atılır. Ama bununla baş etmenin de çok basit bir yöntemi var son model seçim kampanyasında. 2008’de Barack Obama için “Müslümandır” sözü ortaya atıldığında, demokratların büyük bölümü “Bitti bu iş, kaybettik” diye karalar bağlamıştı. Obama bu söylentileri duymamazlıktan gelme yerine yüzleşmeyi seçti, “Fight The Smear” diye bir web sitesi açtı, hepsine cevap verdi meydanlardan. Şirin liderin dini ya da etnik kimliğiyle ilgili ortaya atılan söylentilerle nasıl başedilmesi gerektiğini ise şöyle açıklıyor: “Söylenti her ne ise, bunun aksini verilerle kanıtlamaya çalışmayacaksınız. ‘Benimle ilgili alçakça iftiralar dolaşıyor, bunları söyleyenler şerefsizdir’ diyeceksiniz. Bilmiyorum bu tür sözler size tanıdık geldi mi?!”
2011 seçimlerini belirleyecek iki tavır
Dünyanın her yerinde iktidar olma formulü çok açık: Sana hiç oy vermeyeceklerin ve doğal tabanının üstünde çalışmazsın, aradaki seçmeni nasıl yanına çekeceğini bulmaya çalışırsın. Türkiye’de işsizlik, gelir dağılımındaki uçurum, başörtüsü ve Kürt sorunuyla ilgili söylenen her söz aslında bu arada kalan seçmene yönelik. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ne zaman din üstünden bir tartışma yapılsa sol 1 puan alıyorsa, sağ parti de üç puan kazanıyor. Dolayısıyla Şirin’e göre CHP’nin bu kez temel politikasını laiklik üstüne kurmaması zekice bir strateji. “Kılıçdaroğlu gelir dağılımındaki eşitsizlik konusunda iyi bir kampanya yürüttü. CHP’nin 2011 seçimlerinde iktidar olup olamayacağı Kürt sorununda ve başörtüsü konusunda takınacağı tavra bağlı.”








