30 08 2010

SEÇİME BİRKAÇ GÜN KALA BİR "ONE MINUTE" BEKLİYORUM

Dr. Selçuk Şirin New York Üniversitesi’nde araştırma teknikleri üstüne dersler veren, seçim kampanyaları üstüne araştırmalar yapan bir akademisyen. İki yıl önce ABD Başkanı Obama’nın seçim kampanyası için de çalışmış olan Şirin, AKP ve CHP’nin referendum kampanyalarını karşılaştırdı. Yaptığı analizler biz sıradan vatandaşların her gün maruz kaldığı siyasi açıklamaların arkasında ne tür bir mantık ve taktik yattığını anlamamıza yardımcı olacak türden.

**

SEÇMENLER DÖRDE AYRILIYOR


Dünyanın her yerinde dört çeşit seçmen var: İdeolojik gerekçelerle oy verenler, siyasal ya da ekonomik gerekçelerle oy verenler, lider ve kadrodan dolayı oy verenler ve seçim kampanyasına göre oy verenler…

İdeolojik sebeplerle oy veren seçmenin fikrini değiştirmek imkansıza yakın. Dünyanın en başarılı seçim kampanyası bile bunu başaramayabilir, o yüzden de iyi seçim kampanyaları katiyen bu seçmeni ikna etmek üzerine kurulu değildir. Türkiye’de ideolojik seçmen grubu en belirgin ve katı olan parti CHP. Zaten geçmişte CHP’nin aldığı oyların tamamına yakını bu seçmenden geliyordu. CHP tabanı dediğimiz kitle çoğunlukla lidere yani Baykal’a rağmen ya da CHP’nin ortaya koyduğu ekonomik-siyasi vaatlere aldırmaksızın CHP’ye oy veriyordu. Dr. Şirin’e göre Kemal Kılıçdaroğlu’nun lider olmasıyla CHP’nin üstündeki “negatif lider” yükü kalktı ve belki de uzun zamandır ilk kez ideolojik olmayan, lidere duyduğu sempati nedeniyle oy veren seçmeni de yanına çekebilecek.

GAF YOK, TESADÜF YOK, HERŞEY PLANLI

AKP’ye kadar olan dönemde Türkiye’deki siyasi partiler sezgilere dayanan kampanyalar yürüttü. Demirel ve Ecevit bu tür kampanyaları başarıyla yürüten siyasetçilerdi. Nedir sezgilere, alışkanlıklara dayanan kampanya? “Ne dersem, ne yaparsam daha çok oy alırım” sorusuna geçmiş yıllardaki deneyimlerinden yola çıkarak ya da halkın tepkilerini çok iyi bildiğini varsayarak cevap aramak. Bu son derece eski tip bir kampanya yöntemi. Obama’nın ve AKP’nin 2007’de uyguladığı kampanyanın adı ise verilere dayalı siyasi kampanya. Yani burada sezgiler ve varsayımlar yok. Başbakan’ın bazı kesimlerce çok vahim bulunan çeşitli açıklamaları gaf ya da tesadüfen ağzında kaçmış sözler değil hiç bir zaman. Küçük gruplar üstünde yapılan araştırmalar sonucunda her sözün büyük kitleler üstünde nasıl etki yaratacağı hesaplanıyor. Bir diğer yöntem ise Türkiye’nin başörtüsü ve Kürt sorunu gibi fay hatlarında siyasi politikaların ise partinin ikinci ya da üçüncü adamlarına ses getirecek bir açıklama yaptırmak. Bu açıklamanın ardından araştırma şirketlerinden oy durumundaki değişimi ortaya koymasını istemek. Örneğin oylarda bir azalma yoksa aynı sert tonda devam ediliyor, bu kez partinin lideri o minvalde açıklamalar yapmaya başlıyor. Şirin’e göre Başbakan Erdoğan’ın “Ananı da al git” sözü ya da yakın zamanda TÜSİAD’a yönelik “Bitaraf olan bertaraf olur” çıkışı kesinlikle gaf değildi ve sanıldığı gibi AKP’nin oy oranını düşürmedi. Yine bazen İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ya da Cemil Çiçek’in AKP’nin Kürt açılımı politikasına ters düştüğü düşünülen bazı açıklamaları ise verilere dayalı siyasi kampanyanın “deneme-yanılma” yöntemi içinde değerlendirilmeli.


SEÇİMİN TARTIŞILDIĞI ZEMİN
SEÇİMİN KENDİSİNDEN ÖNEMLİ

Seçimler tartışıldıkları zemin üzerine kazanılır ya da kaybedilir. Dolaysıyla bir seçimde başarı ve başarısızlık o seçimin hangi zeminde tartışıldığıyla ilgili. Seçimlerin hangi zeminde olacağı kavgası seçimin kendisinden önemli anlayacağınız.

Şirin “Eğer önümüzdeki referandum 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşma zemini üstünden tartışılmaya devam ederse sonuç evet çıkar. Yok, CHP bunu “AKP’ye güven oylaması” zeminine yeniden çekebilirse sonuç hayırdır” diyor. Peki zemini nasıl belirliyorsun? Şirin şöyle cevaplıyor: “Örneğin Başbakan 12 Eylül darbecileriyle ilgili bir söz ortaya attığında CHP ve MHP ona 12 Eylül üstünden cevap veriyorsa, zemin Başbakan’ın istediği zemin olmuştur artık. Kimin ne dediği önemli değil. Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun, Başbakan’ın Büyükanıt’la Dolmabahçe görüşmesini ortaya atması ise zemini 12 Eylül’den kaydırmış, CHP lehine çevirmiştir. Çünkü o zaman AKP’nin planladığı çerçevenin dışına çıkılmıştır.” Selçuk’a göre seçimlere birkaç gün kala eğer AKP’nin araştırmaları Evet oylarının Hayır’dan sadece 4-5 puan önde olduğunu gösterirse Başbakan “One Minute” kadar etkili bir açıklama daha yapar çünkü o 4-5 puanlık riski almak istemez AKP.


KİM İNANIR BU İFTİRAYA DİYEN KAYBEDER

Seçim kampanyalarında liderlerin kişilikleri üstünden pek de hoş olmayan tartışmaların yürümesi yaygın. Doğru ya da yanlış rakip liderle ilgili bir söylenti ortaya atılır. Ama bununla baş etmenin de çok basit bir yöntemi var son model seçim kampanyasında. 2008’de Barack Obama için “Müslümandır” sözü ortaya atıldığında, demokratların büyük bölümü “Bitti bu iş, kaybettik” diye karalar bağlamıştı. Obama bu söylentileri duymamazlıktan gelme yerine yüzleşmeyi seçti, “Fight The Smear” diye bir web sitesi açtı, hepsine cevap verdi meydanlardan. Şirin liderin dini ya da etnik kimliğiyle ilgili ortaya atılan söylentilerle nasıl başedilmesi gerektiğini ise şöyle açıklıyor: “Söylenti her ne ise, bunun aksini verilerle kanıtlamaya çalışmayacaksınız. ‘Benimle ilgili alçakça iftiralar dolaşıyor, bunları söyleyenler şerefsizdir’ diyeceksiniz. Bilmiyorum bu tür sözler size tanıdık geldi mi?!”


2011 seçimlerini belirleyecek iki tavır

Dünyanın her yerinde iktidar olma formulü çok açık: Sana hiç oy vermeyeceklerin ve doğal tabanının üstünde çalışmazsın, aradaki seçmeni nasıl yanına çekeceğini bulmaya çalışırsın. Türkiye’de işsizlik, gelir dağılımındaki uçurum, başörtüsü ve Kürt sorunuyla ilgili söylenen her söz aslında bu arada kalan seçmene yönelik. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ne zaman din üstünden bir tartışma yapılsa sol 1 puan alıyorsa, sağ parti de üç puan kazanıyor. Dolayısıyla Şirin’e göre CHP’nin bu kez temel politikasını laiklik üstüne kurmaması zekice bir strateji. “Kılıçdaroğlu gelir dağılımındaki eşitsizlik konusunda iyi bir kampanya yürüttü. CHP’nin 2011 seçimlerinde iktidar olup olamayacağı Kürt sorununda ve başörtüsü konusunda takınacağı tavra bağlı.”

İSTANBUL GAFLET UYKUSUNDAN UYAN

Avrupa Kültür Başkenti İstanbul! Resmen uyuyorsun.

Elinde öyle bir malzeme var ve sen onu öyle kenara köşeye tıkıştırmışsın ki buna aymazlık mı denir, basiretsizlik mi bilmiyorum.

Hadi iyi niyetle niyetini okuyayım: Unuttun sen onu.

Elinde dünyanın en değerli eserlerinden birini tuttuğunu, Kültür Başkenti tanıtımları için harcadığın paranın onda birini harcayarak bu müthiş eseri pazarlayabileceğini unuttun.
Divan-ı Lügati’t Türk nedir?

Kaşgarlı Mahmut’un meşhur eseri.

Hani ortaokulda bize Türklüğün tarihi anlatılırken referans gösterilen 11’inci yüzyıldan kalma el yazması kitap.

İslamiyeti kabul eden ilk Türklerden Oğuzların 24 boyunun isimleri ve simgeleri vardır içinde.

Dünyada tek nüshadır bu kitap ve gerçek anlamıyla pahalar üstüdür.

Hakikaten eşsiz olduğu için değeri şudur denemiyor, sigortalanamıyor bile.

Peki nerede bu kitap?

İstanbul’da!

Fatih’te Macar Kardeşler Caddesi üstündeki Millet Kütüphanesi’nde.

Hangi Kültür Başkenti afişinde veya tanıtımında bu bilgiye rastladınız?



**



Millet Kütüphanesi’nin kapısında bir liste var, içeri girerken adınızı ve mesleğinizi yazıyorsunuz. Baktım benden önce 15 kişi gelmiş. Hepsi akademisyen.

Hiç turist gelmez mi buraya? Yok.

Peki nerede şu meşhur Divan-ı Lügati’t Türk?

Soldaki küçük odada.

Kütüphanenin iyi niyetli, tek güvenlik görevlisi ışığı açtı da küçük cam bir küpün içine tek sayfası açık şekilde konulmuş meşhur eseri gözlerim seçebildi.

Paha biçilemeyen böyle bir kitap Londra’daki British Museum’un, St. Petersburg’daki Hermitage’ın ya da New York’taki Metropolitan Müzesi’nin elinde olsaydı nasıl sergilenirdi?

Türk olmak nedir diye arada bir soruyoruz ya kendimize…

Tartışıyoruz ya bazen, bizi birleştiren dil midir, kan mıdır, din midir diye…

Türklük’le ilgili bu en temel el yazması kitabın kötü havalandırılmış, yetersiz ışıklandırılmış, korunaksız, güvensiz durumuna, içimi titreten hal-i pür melaline bakarken kendime göre bir cevap daha buluyorum:

Türk olmak elindekinin kıymetini bilmemektir.

Türk olmak değerlerini iyi pazarlayamamaktır.

Türk olmak sonsuz bir gaflet uykusundan bir türlü uyanmamaktır.

Ne diyeyim, Allah rahatlık versin Kültür Başkenti!

Masalcı Teyze cinsel ayrımcılığa mı uğradı?

Radyoda kendi yazdığı masalları anlatıyordu bir zamanlar. O yüzden Müzeyyen Yılmaz’ı Masalcı Teyze olarak bilenler vardır. Bilinmeyen Masalcı Teyze’nın aslında cinayetlere meraklı olması. 4-5 yıl önce “Kod Adı Ceyda” başlıklı bir polisiye roman yazdı. Bu roman 5 ciltlik maceranın ilk bölümüydü ve neredeyse hiç satmadı. Sonradan kapanan Bir Harf yayınevi sebep olarak Müzeyyen Hanım’a “E çünkü kadınsınız, hikaye de bir kadın üstüne kurulmuş” demiş o yıllarda. Hayda!
Müzeyyen Hanım 5 ciltlik polisiyesini birkaç ay önce Hiperlink Yayınları’na götürdü. Hikayeyi çok sevdiler yalnız küçük bir sorun vardı ama düzeltilebilirdi…

Romanın ana karakterinin kabına sığmayan genç bir kadın komiser olması iyi güzeldi de polisiye roman yazarlarının çoğu erkekti, polis teşkilatının çoğu erkekti, en önemlisi polisiye okurlarının çoğu erkekti.

Kural tanımayan genç bir kadının cinayet masasında oturup herşeyi adım adım çözmesi erkek zihniyete ters düşüyordu.

Müzeyyen Hanım’a önce, gelin adınızı saklayalım, M. Yılmaz yapalım ki bu romanı yazanın bir kadın olduğu anlaşılmasın dediler.

Yılmaz kabul etmedi. Sonra romanın adını Kod Adı Ceyda’dan Fırtına’ya çevirelim ki ana karakterin bir kadın olduğu anlaşılmasın dediler.

Yılmaz bunu kabul etti. Roman birkaç gün sonra Fırtına adıyla piyasaya çıkıyor, hikayenin kalan 4 cildi de Tufan, Kasırga, Girdap ve Hortum başlıklarıyla.

Bunun iş hayatında kadınların inceden inceye karşılaştığı travmatik cinsel ayrımcılığa iyi bir örnek olmasını geçiyorum… Çünkü üstüne söylenecek laf yok.

Peki bu devirde kadını saklamak iyi bir satış stratejisi mi onu düşünelim:

İsveçli yazar Stieg Larsson’un “Ejderha Dövmeli Kız” ve “Ateşle Oynayan Kız” adlı polisiye romanlarının dünyanın her yerinde yok satmasının, evrensel bir fenomene dönüşmesini neye bağlıyorlar biliyor musunuz?

Larsson’un polisiye gibi erkeklere özgü varsayılan edebi janr’ı dişileştirmesine.

Aklı Şerlok Holmes gibi çalışan, Lara Croft gibi dövüşebilen, dövmeli, piercingli Lisbeth Salander adlı kadını ana karakter yapmasına.

Kitabın isminde ve kapağında onu kullanmasına.

Kadını saklamayacaksın, dişilikten korkmayacaksın.

Bunu bilir, bunu söylerim.

22 08 2010

SIR BEN KINGSLEY MÜSLÜMAN İMAJINI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Sultanahmet Meydanı’na kurulmuş bin metrekarelik “1001 İcat” sergisinin çadırında bir kişi var ki başrolde…

O kişi ne serginin mimarı Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı Başkanı Prof. Salim El Hasani, ne serginin İstanbul’a gelmesi için çok uğraşan Medeniyetler İttifakı Türkiye Komitesi Başkanı Bekir Karlığa ne de sergiyi ilk kez Londra’da gezip “Halkım bunu görmeli” diyen Başbakan Erdoğan…

O kişi İngiliz oyuncu Sir Ben Kingsley…

İslam Medeniyeti’nin altın çağını, 7-17’inci yüzyılda Müslüman bilim insanlarının buluşlarını anlatan bu sergide İngiliz oyuncunun işi ne?
Kingsley, filli su saatini, kameranın temelini oluşturan düzeneği, motorlu araçların çalışma prensibi için çok önemli olan pistonu bulan Diyarbakırlı bilim adamı El Cezeri rolünde…

Serginin girişinde önce dev bir filli su saati karşılıyor sizi, sonra El Cezeri’nin diğer icatlarının oyunlu sistemlerle anlatıldığı dev standın ön cephesine yerleştirilmiş ekranda Kingsley’nin, El Cezeri kılığında sizi yanına davet ettiğini görüyorsunuz: “Hey sen! Yaklaş, daha da yaklaş… Tüm bilgilerini alt üst edecek şeyler anlatacağım sana… Ben kim miyim? Benim buluşlarım olmasaydı Sanayi Devrimi olmazdı, sana o kadarını söyleyebilirim…” minvalinde cümleler kurarak…
Ama Kingsley’nin asıl rolü sergi alanın arkasındaki minyatür sinemada gösterilen kısa filmde…

Bu bir sürü ödül alan filmi kısaca şöyle özetleyebilirim:
Bir kaba yarım litre Harry Potter, yarım litre de oksidentalizm (en basit haliyle oryantalizm'in tersi, Doğu'nun Batı'yla ilgili klişeleşmiş fikirleri, önyargıları) ekleyin. Buyrun size 1001 İcat sergisinin ve dolayısıyla İslam Medeniyeti’nin altın çağının lezzetli kısa filmi.
Harry Potter diyorum çünkü film üç tane saftoron ama bir o kadar da ukala İngiliz ortaokul öğrencisinin Rönesans’tan önceki “karanlık çağı” bir kütüphaneye giderek araştırmaya çalışmasıyla başlıyor.
Kütüphane görevlisi tahmin edebileceğiniz gibi Sir Ben Kingsley… Onların önüne attığı sihirli kitap açılıyor ve içinden 10’uncu, 12’inci, 15’inci yüzyıldan alimler fırlıyor, icatlarını anlatıyor. Bu esnada tabii ki bizim kütüphane görevlisi Kingsley de El Cezeri’ye dönüşüyor.

Film için oksidentalist dedim çünkü hem İngiliz öğrenciler hem de onların genç öğretmeni İslam Medeniyeti hakkında son derece cahil ve önyargılı resmediliyor.
Zaten Kingsley de onlara pek canayakın davranmıyor, sözleriyle ve bakışlarıyla küçümsüyor.
Filmdeki çok da rahatsız edici olmayan bu oksidentalizmin de Ben Kingsley’nin serginin başrolüne yerleştirilmesinin de doğru bir strateji olduğunu düşünüyorum.
Kingsley kariyeri dışında normal hayatında da snobluğuyla bilinen bir aktör… İngiltere Kraliçesi tarafından kendisine bahşedilen Sir ünvanını unutup ona “Bay Kingsley” diye hitap edenleri sözleriyle falakaya yatırmışlığı vardır mesela.
İslam Medeniyeti’nin önemini anlatan böyle bir serginin snob bir yanının olması, bahaneler üreten, af dileyen, ezilip büzülen bir tavırla kendini anlatmasından çok daha iyidir.

Serginin dolaştığı Batı ülkelerinde basın tarafından büyük ilgi görmesinde bu tavrın payı olduğu kesin.

Snobluk 11 Eylül sonrasında Batılı’ya İslam’ı anlatırken önemli bir araç bence.


MADEM ÖYLEYDİ SONRA NİYE BÖYLE OLDU
Sergiyi gezdikten sonra bugün kullanılan ameliyat gereçlerinin tamamına yakınının 10’uncu yüzyılda El Zehravi tarafından icat edildiği, kataraktın ne olduğunun ilk kez İranlı doktor El Mevsili’nin tarif ettiği gibi bir yığın yeni bilgiyle donanıyorsunuz.
Fakat aklınıza “Madem öyleydi, sonra niye böyle oldu?” sorusu da takılmıyor değil, doğal olarak.
Yani madem dünyanın ilk üniversitesi 12’inci yüzyılda Müslüman bir kadın tarafından kuruldu sonra İslam dünyası eğitimde niye Batı’nın gerisine düştü?
Daha da önemlisi Müslüman bilim kadınlarına ne oldu?
Madem uçmayı Batılılardan bin yıl önce İslam medeniyeti akıl etti, ilk uçağı niye Wright Kardeşler yaptı?
Madem kıbleyi gösteren astrolab edevatı 10’uncu yüzyılda bir Müslüman kadın tarafından icat edildi, neden 21’inci yüzyılda Endonezya’daki 200 milyon Müslüman kıbleyi tespit etmekten aciz kaldı, yanlış tarafa dönüp namaz kıldı?
Tüm bunların özünde aslında İngiliz bilimadamı Joseph Needham’ın o meşhur sorusu yatıyor.
Çin medeniyeti de İslam medeniyeti de 17’inci yüzyıla kadar Batı’ya öncülük ediyordu, öyleyse neden Rönesans Almanya-Fransa-İngiltere-Hollanda dikdörtgeninde gerçekleşti?
Needham sorusunu serginin mimari Prof. El Hasani’ye yönelttim. Şu cevabı verdi: “Müslüman alimlerin icatlarının Avrupa Rönesans’ına büyük katkı sağladığı doğru. Yalnız sorduğunuz sorunun cevabını sosyal, ekonomik ve siyasi tarihle ilgili kişilerin cevaplaması uygun düşer.”
Doğrusu özellikle genç Müslümanlara “Sizin atalarınız böyle işler başarmıştı” diye anlatan bir sergi düzenleyen Prof. El Hasani’nin daha doyurucu bir cevap vermesini beklerdim.

Yine de gayretleri takdire şayan...
(Naçizane tavsiye: Bu konuya ilgi duyanlar Bernard Lewis'in "Hata Neredeydi?" kitabını inceleyebilir)

15 08 2010

Güneşin yerini değiştirdim sonra baharı getirdim

Asansörden indim ve bir rüyaya adım attım. Önce bilgisayardan çeşitli kodları tuşlayarak ‘kriptolu tişört’ diktim... Sonra karanlık bir odanın zemininde dünyayı ve yıldızları gördüm, ortada duran mekanizmayı çevirerek güneşin yerini değiştirdim. Güneşin yerini değiştirdim, duyuyor musunuz?
Ardından bir teleskopla 360 derece dönerek hiç görmediğim diyarları gezebildim. Sonra çılgın bilyeleri harekete geçirdim. Evet, kırmızı ışıklı bir cam küreye dokunmamla mini minnacık bilyeler dökülmeye, önlerindeki mini minnacık basamaklardan inmeye başladı. Kendi ritimleri ve hızlarıyla olağanüstü bir melodi yarattılar, hayranlıkla izledim. Döndüm, çeşitli parfümler sıktığım kağıtları bir ağacın dallarına yerleştirilmiş sensörlere uzattım. Sensörler kokuya duyarlıymış, ağaç gözlerimin önünde çiçek açtı.

Kokulu bir kağıt parçasıyla baharı getirdim, inanabiliyor musunuz?

Bir animasyonun içinde miyim?

‘Inception’ filminde sözü edilen bir rüya katmanına mı sızdım?

Hayır, çok basit: Pera Müzesi’ne gittim, asansör konsolunda beşe bastım. İşte bu! Japon Medya Sanatları Sergisi burası. Son zamanlarda hiç bu kadar eğlenmemiştim. İnsan hem çok şaşırıyor, “Vay be!” diyor hem de kendisini bir şey sanıyor.

Bugün Pera Müzesi’ne gidin... Güler yüzlü hostesiniz Eda, serginin girişinde sizi bu oyunlu dünyaya dahil etmek için bekliyor olacak.

Tatlı rüyalar...

GÜNÜN ADAP VE ÖNEMİ

**Referandumun yetmez-ama-evet’çilerine “Yetmiyorsa niye evet” diye sormak adaba aykırı… Daha doğrusu, sormasanız daha iyi çünkü mizaç olarak kırılgan, cevap veremeyince saldırgan oluyorlar.

**İftar sofrasına kültürel bir hadise olarak bakmamak, oruç tutmuyorum diye iftar davetine icabet etmemek adaba aykırı… Etrafındaki hiç kimsenin oruç tutmadığı ne iftar sofraları vardır, nefistir, şendir.

**Bir makaleyi ya da dijital versiyonu bulunan bir kitabı yazıcıdan basıp okumak son derece adaba aykırı… Yeşil devrimden sözedildiği, yaktığımız ampulun tasarrufunu hesap ettiğimiz bugün ekrandan okuyamıyorum bahanesiyle kağıt israfı yapmak gerçekten ayıp…

**11 Eylül’le ilgili kara mizah yapmak için hala çok erken ve adaba aykırı…

**Eşcinselliği İslam dini dışında analiz etmek, haklardan söz etmek hem adaba aykırı hem de “passé…” En liberal gazetemizde 15 gün içinde çıkan yazılardan anlaşıldığı üzere eşcinselliğin sadece müminler açısından ne ifade ettiği önemli.

**Tarkan’ın albümünü beğenmemek, Şafak Sezer ve Aydemir Akbaş’ın oynadığı Kolpaçino filmini izlememiş olmak adaba feci aykırı… “Kızım sen eğlenceden anlamıyor musun, ot musun?” diye girişiyorlar insana, dikkat, dikkat!

İKİ MEKAN İKİ HABER

**Salon İKSV yenileniyor. Mimar Cem Sorguç, orayı kırıyor, burayı düzeltiyor, mekanı çok cool bir şekilde yeni sezona hazırlıyor.

**İstiklal Caddesi’ndeki Arter bu aralar en çok ziyaret edilen sanat merkezi. Günde 200 kişi, gayet iyi bir rakam. Sebebi vitrinde duran Michael Seimstrefer’in şişen tankı... Rene Block’un Koç Vakfı için düzenlediği çağdaş sanat koleksiyonunun, dolayısıyla Arter’in ilk sergisinin en gösterişli ve en fırlama eseri. Herkes “Ne menem bir şey bu?” diye merakla giriyor, sonra “Biraz daha kalayım bari” diye serginin gerisini geziyor. Tabii bunda girişin bedava, içerisinin yoğun klimalı olmasının da etkisi var.

11 08 2010

AYDINLANDIM VE RAHATLADIM

Bu kadarı tesadüf olamaz.
Taraf gazetesinin bugünkü (11 Ağustos 2010) nüshasında yer alan "Demokrasi, İslam ve eşcinsellik üzerine" başlıklı yazıyı okuyunca aydınlandım.
Tasavvuf ve sinema eleştirileri yazmaya merak salan bilgisayar mühendisi Enver Gülşen imzalı say-say-bitmez garabetler ve oksimoronlarla dolu metin sebep oldu bu aydınlanmaya:
**"Kuran-ı Kerim, eşcinsel ilişkiyi, bu konuda hüküm bildiren tüm dinlerin kutsal metinleri gibi açık dille yasaklamıştır. Dolayısıyla ilişkisi yasaklanan bir eğilimin fıtrattan sapma olduğu kanaatine varabiliriz" diyen bir Müslüman'ın liberalliğin sınırlarını ihlal etmekten dolayı "liberal-demokratik idama" mahkum edildiğini...
**"Bu değer dayatmanın fiilen kimi Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çocuk pornografisine, pedofiliye ve daha birçok marjinalliğe varacak kadar değerden yoksun" olduğunu...
Okudum.
Ve böylelikle gam uykusundan uyanıverdim.
Artık çok net şekilde biliyorum ki Taraf gazetesi sosyal konuları din (Müslümanlık) ekseni dışında tartmayı, analiz etmeyi, değerlendirmeyi gereksiz buluyor.
Eşcinsellik sadece bunlardan biri.
Demek ki ben de bundan sonra Taraf gazetesinin haberleri veriş tarzını, siyasi-toplumsal olaylarda takındığı tavrı bu gözle okuyacağım.
Bir rahatlama geldi ki, sormayın.
Yine de, bir kez daha sormadan edemeyeceğim: Genel tavrını beğenmediği, farklı görüşlerden kişilerle sayfaları paylaşmak istemediği için gazete değiştiren Murat Belge yazdığı bu gazetenin tavrını beğeniyor mu?

10 08 2010

MURAT BELGE DE BÖYLE Mİ DÜŞÜNÜYOR?

3Ağustos tarihli "Eşcinsellik günahtan daha fazla bir şeydir" başlıklı yazıyı okuduğumda şaşırmadım.
Yazıyı kaleme alan Murat Kapkıner'in daha önce birkaç şiirine rast geldiğimden merak ettim; kıvrak dilini söz konusu eşcinsellikse nereye doğru deviriyor. Belki başlık ironiktir?
Yazının ortalarında "Bir müslümanın eşcinselliğe günah ya da sevap  diyebilmesi için o fiili anlaması, bilmesi gerekir. Ki yaratılışı bozulmamış değil mümin hiçbir insan, anlamak bir yana ilkin tiksinti duyar... Eşcinselliğe günah derseniz afife kadın ve afif erkekleri aşağılamış olur, onların da potansiyel birer eşcinsel olduklarını söylemiş olursunuz" bölümüne geldiğimde hala ve katiyen şaşkın değildim.
Bu bölüme şaşırmadığımdan yazarın konuyu "Eşcinsellik günahtan ziyade hastalığa yakındır. Sağlıklı insanların ilk kez tren gören ineğin trene baktığı gibi baktığı, bu gayrı fitri, gayrı tabii olay günah değil en genel kategori ile hastalıktır" diye toparlamasını da hayret verici bulmadım.
Ne de olsa aileden sorumlu bakanımız Aliye Kavaf da aynı fikirdeydi.
Ana akım, ata erkil kafa budur bu ülkede.
Açıkça söyleyeyim; kafamı karıştıran tek nokta bu yazının kendisini en liberal ve cesur gazete olarak konumlayan Taraf'ta yayınlanmasıydı.
Kendime sordum: İdefix sahibi (buradaki ide asker karşıtlığı) bir grup insan liberal gazete çıkarabilir mi?
Hayatta dinle, toplumsal cinsiyet ve aile kavramıyla, kadın ve eşcinsel haklarıyla ilgili bir sürü farklı ve yeni damarın varlığına gözünü kulağını kapatanlar gerçek liberal midir?
Böyle bir yazı en liberal gazetede niye yer alır?
Diyelim ki sözde liberal...
Sadece tek bir amaç uğruna günlük bir gazete çıkarıyorlar, dünya umurlarında değil.
Bu da kabulum, amacı uğruna saçmalakta da bir asalet vardır bana göre...
Yalnız Murat Belge gibi çok saygı duyduğum bir yazarın Radikal'i bırakıp Taraf'a geçerken öne sürdüğü argümanın kafamda Tazmanya canavarı gibi dönüp durması tüm bu kabulleri, insanlık hallerini yıkıp geçiyor.
Ne demişti Belge?
Ben Radikal'i bırakıyorum çünkü bütün yazarların ve yazıişlerinin aynı düşündüğü bir gazeteye geçmek istiyorum.
Öyleyse Murat Belge'nin de eşcinsellerle ilgili yukarıda örneklerini verdiğim görüşlere katıldığı sonucuna mı varacağız?
Murat Belge fikir bakımından homojen gazetesinde gelecek hafta da afife kadın ve afif erkeğin günah listesi yayınlanırsa ne yapacak?

25 07 2010

Bir Kutluğ Ataman bombası geliyor

İstanbul Modern, Hüseyin Çağlayan sergisinden sonra sezonu Kutluğ Ataman’la açacak. 9 Kasım’daki bu sergi birçok sebepten çok önemli.


BİR: Ataman’ın dünyada açtığı en büyük kariyer sergisi olacak. Daha önce üçü yeni 11 adet eseri hiç aynı mekânda sergilenmedi.

İKİ: Ataman’ın travesti arkadaşı Ceyhan Fırat’la gerçekleştirdiği ve bu topraklarda pornografik bulunan ama MOMA’nın daimi koleksiyonuna kattığı ‘Ruhuma Asla’ adlı videosu da Türkiye’de bir müzede gösterilmiş olacak.

ÜÇ: İstanbul Modern ilk kez bir serginin yurtdışında tanıtımı için ciddi bir PR bütçesi ayırdı. Ataman’ın yurtdışındaki bilinirliği bu tanıtım atağını kolaylaştırıyor elbette. Ama daha mühimi, bu özel gayret vesilesiyle İstanbul’a gelecek olan yabancı koleksiyonerin Türkiye’deki başka birçok çağdaş sanatçıya da erişiminin sağlanması. Piyasanın çıtasının yükselmesi.

Yani şu anda İstanbul’un en çok konuşulan sergisi Hüseyin Çağlayan’ınki olabilir ama sonbaharı bekleyin.

Henüz bir şey görmediniz.