29 11 2009

İSLAMCI CENAHIN BU TELAŞINDAN ENDİŞE DUYUYORUM

Bir aydır muhafazakar kesimin güçlü aktörleri "siyasette, ticarette bir numarayız, her şeyi yaptık da niye kültür sanatta sıfırız" diye tasalanıyor. Zaman’dan İskender Pala, Ekrem Dumanlı ve Yeni Şafak’tan Ömer Lekesiz’in bu sohbetine limon sıkmak zorundayım, üzgünüm.

İskender Pala başlattı. 6 bölümden oluşan ve bir ay süren yazılarının başlığı Kültürel Meselelerimiz’di. Ekrem Dumanlı bir nefeslik boşluk yakaladığında araya girdi. “Muhafazakar kesimde derin boşluk” yazısında Pala’nın endişelerine hak veriyordu.
Yeni Şafak’tan Ömer Lekesiz ise Pala'nın “Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor” diye biten tefrika halindeki yazılarını sert ve müdanasız şekilde eleştirdi. Önce “Nedir bu sağ ayaklar” dedi, sonra hızını alamadı birkaç gün önce “İlgi dilencileri” diye Pala’ya feci şekilde çıkıştı.
Lekesiz, “Kültür-sanat alanında solun ördüğü etten duvar bir zaman sonra fanatik bir baskıya dönüşebilir” diyen Dumanlı’ya ve “Sol ayak doğru bildiğini sanat diye bize dayatıyor ve sanatın çıtasını belirleme hakkını elinde bulunduruyor” diyen Pala’ya iplerin neden solun elinde olduğunu özetle şöyle açıklıyordu: “Sanat ve edebiyat doğası gereği muhalif olmayı gerektirir, böyle beslenir. Dünyanın neresine giderseniz gidin sanat ve edebi iktidar solcuların elindedir çünkü onlar apriori olarak muhaliftir.”
Hah, harika söylemiş işte. 1980’lerden beri zaman zaman ABD ve İngiltere’de de hortlayan “Sanat solcuların bir komplosu mudur?” feveranı zaten hep bu mantıkla teskin edildi. Sol ayak-sağ ayak ayrımının en azından benim ömrüm çerçevesinde hiçbir manalı karşılığı olmadığı için Lekesiz'in sözlerine ekleyecek yeni bir şey de bulamıyorum. Çünkü sol sanat-sağ sanat ayrımı da eski, demode. Ama beni irkilten asıl başka bir şey var.

İKAME YÖNTEMİYLE NEREYE KADAR
Dumanlı da Pala da İslamcı cenahta öne çıkaracakları, popüler, genç, taze bir romancıları, sanatçıları, tiyatrocuları, sinemacıları olmadığını kabul ediyorlar. Fakat bu özeleştiriyi yaparken körü körüne bir “onlar ve biz” ayrımına düşüyorlar. Mesela Pala gazetelerdeki kültür sanat haberlerine bakınca şöyle hissediyormuş: “Bahsedilen etkinlikler, tanıtılan kitaplar, filmler, sergiler ve öne çıkarılan yazarlar, sanat adamları sanki beni yok etmek, tarihten silmek üzerine söz birliği etmişçesine acımasız. Sahip olduğum binlerce yıllık geçmiş de, içinden geldiğim gelenek ve kültür birikimi de hiçbirinin umurunda değil.” Pala herhalde uçukluk olarak gördüğü çağdaş sanat ürünlerine yeterince göz gezdirmemiş ki, böyle hissediyor. Çünkü 90’lardan beri Türkiye’de çağdaş sanat kimlik nedir, öteki kimdir, etnik kökeni, cinsiyet farklılıklarını ve demokrasi pratiğini sorgular. Bu neden Pala’yı hiç ilgilendirmesin, niye dışlasın? Anladığım kadarıyla Pala, ahlaklı, ehil, kontrol edilebilir ürünler veren sanatçılar yaratmak istiyor. Ehil ve kontrol edilebilen kelimeleri sanatla yan yana geldiğinde oksimoron oluyor ama olsun, belli ki böyle bir telaşı var. Diyor ki “Yurtdışına kültür ve sanat eğitimi için her yıl üç yüz öğrenci gönderecek Milli Eğitim bakanı aranıyor. Bu öğrencilerde milli değerlere bağlılığı önkoşul görecek bürokratlar aranıyor.” Sanat eğitimi almak için milli değerlere bağlılık şartı hangi devrin şartı?
İskender Pala istediği sanatçıyı yaratsın, istediğini düşünsün bize ne diyemesiniz. Çünkü o muhafazakar kesimin kültür sanat alanındaki en önemli güç simsarlarından biridir. İstanbul’da belediyelerin düzenlediği bir çok sanat etkinliğinin danışma kurulunda yer alır. Divan edebiyatı konusundaki ustalığı bir yana, sadece bu özellikleri nedeniyle önemsenmeli. O yüzden onun ve Ekrem Dumanlı’nın “Kendi popüler sanat elçilerimizi yaratmalıyız telaşı” muhafazakar kesimin bu konuyu kendine gerçekten dert ettiğine ve acilen gereğini yapmaya karar verdiğine bir işaret.
Peki nasıl bir yöntem izleniyor bunu yaparken: Başarılı yazar veya ressamların İslamcı bir ikamesi aranıyor, sonra da ortaya atılan bu kişi, verdiği ürün kaliteli olsun olmasın, ölümüne destekleniyor. İskender Pala’nın iyi romandır diye arka kapağına not düştüğü Kayıp Gül kitabı, bu ikame telaşının, “İslami cenahın da bir Orhan Pamuk’u olsun" hayalinin en bariz örneği değil midir? Pala, bırakın o romanın pazarlama macerasındaki vehametlerini içerik bakımından da çok ama çok kötü olduğunu bilmiyor mu? Biliyor elbette ama dediğim gibi düşülmüş bir telaşa, gereği yapılıyor. Bakalım daha ne gibi ikamelerle karşılaşacağız?

0 yorum: