19 12 2009

Bugünkü ruh halimin akrilik tablosu


Genç sanatçı Bahar Oganer'in büyük ebatlı tablolarının hastasıyım. Geçen hafta yeni sergisi açıldı. Yağmurlu Pazar adlı bu tablosuna bakar mısınız? Bugün bu tablonun kahramanı benim, valla öyle hissediyorum. Siz de takılın Bahar'ın hikayelerine, 10 Ocak'a kadar Nişantaşı Dirimart'ta...

15 dakikada nasıl yaptılar anlamadım

O duygu yoğunluğunu yakalamayı, bu kadar öfkelenmeyi, böyle derinden kederlenip hıçkırarak ağlamayı, tepelerindeki felaket bulutunu seyircinin üstüne doğru böyle şiddetle üflemeyi nasıl başardılar?
Bülent Emin Yarar, Canan Ergüder, Görkem Yeltan, Batur Belirdi ve Bartu Küçükçağlayan… 15 dakika içinde bunu nasıl yaptılar valla bilmiyorum.
Öyle bir çarpıp geçti... Anladığım zaten amaç da o...
Bomba adlı bu 15 dakikalık oyunun yazarı ve yönetmeni Berkun Oya.
Bana göre şu anda çağdaş Türk tiyatrosunun en zihin açıcı yazarı.
Taksim’de bir cafe’de patlayan bombanın birkaç dakika öncesi ve sonrasını anlatıyor. Öncesinde herkesin tasası, telaşı başka. Sonra herkesi aynı paydada toplayan büyük bir gürültü duyuyoruz. Etraf kan revan… Oyuna bir terör eyleminin adam kayırmayan vahşeti olarak da bakabiliriz,
Gündelik fasa fisoyla geçen anlık bir hayat yaşadığımızın farkına da varabiliriz.
Bana ikisi de uyar...



TWITTER HALET-İ RUHİYESİNE UYGUN
15 dakikalık oyun Türkiye’de daha önce sergilenmemiş olabilir. Ama Batı’da örnek bol. Hatta New York’ta 15 dakikalık oyun festivali bile yapılıyor 1995’ten beri. Hatta tam bugünlerde off-off Broadway’de de böyle bir oyun var ve çok konuşuluyor. İtalyan tiyatrosunun radikal yazarı Dario D’Ambrosi, Shakespeare’in Romeo ve Juliet oyununu 15 dakikaya sıkıştırmış. Sebebini şöyle anlatıyor: “Tiyatro da hayat gibi hızlandı. Örneğin savaşta vurulduğunuzu düşünün, saniyeler içinde her şey bitiyor. İşte hayatın kırılganlığı... Bunu izleyiciye 2 saatlik bir oyunda veremezsiniz. Zaten bu devirde kimseyi de 2 saat oturtamıyorsunuz. Oyun hızlı, kısa, birdenbire, pat diye olmalı. Çünkü hayat böyle.”
Valla Ambrosi doğru söylüyor, meramımızı Twitter’da 140 karakterle sınırlı anlatmayı başardıktan sonra her şey kısa olsun, öz olsun, hap gibi olsun istiyoruz bu aralar.
Berkun’un Bomba’sı cuk oturdu.
Her Pazartesi saat 19:00 20:00 ve 21:00’de, garajistanbul’da.

Durdurun Kezban Hanım’ın dünyasını...İNECEK VAR

Ressam Kezban Arca Batıbeki Contemporary İstanbul fuarından sonra Radikal gazetesinden Ayşegül Sönmez’e bir mülakat vermiş.
Doğrusu Batıbeki’nin sözlerine sanat dünyasından hiç ses çıkmaması beni en az o sözler kadar şaşırttı.
Ne dediğine bakalım:
Önce bir süredir ilgisini çeken “alt sınıf kadın”ın tanımını yapıyor.
Diyor ki; “Ben ortalıkta olan biriyim ve onlarla çok karşılaşırım. Her şeyden önce yardımcım öyle biri. Onun arkadaşları televizyon programlarına izleyici olarak gidiyor otobüslere binip... Orada görünür olmayı büyük bir marifet olarak nitelendiriyor.”
Sonra sanat dünyasıyla ilgili bir tespitini bizlerle paylaşıyor: “Kürt olmak ve gay olmak moda. O zaman bir numarasın, şahanesin... Penis de gösteriyorsan resminde daha ne istersin?”
Of of of... Ve la havle...
Evet, Kezban Hanım uzun süredir kayda değer, çağdaş sanat piyasasına yön veren işler yapmıyordu...
Ve evet büyük ihtimalle ilgi çekmek için böyle konuştu...
Yine de bu sözleri öylesine bir safsata olarak geçiştiremeyiz. Çünkü Kezban Hanım Türkiye’deki bir zihin halini çok net ortaya koymuş, o ve onun gibi düşünen, kendisine aydın diyen bir kısım burjuva kadınların hayal ettiği dünyayı çok iyi temsil etmiş.
O dünya nasıl biliyor musunuz?
Kürtlerden, gaylerden, cahillerden, kırolardan, yoksullardan ari bir dünya.
Beyaz, ayıp tarifi aşırı muhafazakar kafalarınkiyle yarışan, katı laik, steril bir dünya.
Öyleyse lütfen durdurun Kezban Hanım’ın dünyasını... Müsait bir yerde inecek var!
Işıl ışıl ama suni... Konforlu ama tekdüze... Basmakalıp ve sıradan bir dünyada yaşayamam ben.
Her şeyden önce sıkılırım. Böyle dünyadan da nasıl iyi sanat çıkar bilmem.

Sizi çok acayip bir gençlik kültürüyle tanıştırayım

Pazarlamacıların deyimiyle tam bir word-of-mouth yani fısıltı gazetesi başarısı. Yavaş yavaş, ağızdan ağza dolaştı: Video paylaşım sitesi Alkışlarla Yaşıyorum şu anda bir alt kültür fenomeni.

Alkışlarla Yaşıyorum sitesini 5 yıl önce kuran Fatih Aker nam-ı diğer Mesut Bahtiyar 28 yaşında, Bilkent son derece zeki ve cins biri. Kendisini “insanlık eğlensin diye hizmet veren bir ruh hastası” olarak tanımlamasından anlayın.
Peki ne oldu da fenomen oldu?
Alkışlarla Yaşıyorum bildiğiniz video sitelerine benzemez.
Çünkü burada komik kazalar, sevimli hayvanlar gibi elinizi Youtube’a attığınızda yüzlercesine rastlayacağınız videolar yok.
Ya ne var? Zor bulunan, unutulmaya yüz tutmuş nostaljik çizgi filmler, Türk televizyonlarında yaşanan akıllara zarar olaylar, psikedelik şarkı klipleri, Yeşilçam’ın absürd mizahın sınırlarını zorlayan sahneleri ve nevi şahsına münhasır, enteresan insanların ev yapımı şaheser videoları var.
Fatih anlatıyor: “İçeriği üreten değil, ortaya çıkarıp sunan bir siteyiz. İnternette dağınık duran milyarlarca video var, bizim işimiz de bu milyarlarca video arasından formatımıza uyanları pirincin taşını ayıklar gibi ayıklamak. Fark yaratan ise pirinci değil, taşını kullanıyor olmamız.”


ARADA BİR BABASINA MUTFAK ÇİZİYOR
Fatih pirincin taşlarını ayıklamak için bayağı mesai harcıyor aslına bakarsanız. “İnternette ne oluyorsa ben hemen oraya damlarım. Her an her yerden bir malzeme çıkabilir. Bana gelip birisi heyecanla ‘Ne buldum gel bak’ dediğinde muhakkak ben o göstereceğini günler öncesinden görmüşümdür. Bu benim için iş gibi bir şey.” Gibi bir şey tabii, mesleği mimarlık çünkü. “Aile işimiz de inşaat. Babam arada sırada gelip 'Bilgisayar oynaman bittiğinde bana bir mutfak çizsene' der, çizerim. Tam olarak ne yaptığımı anlamış değiller ama bir bildiği var herhalde diyerek bana destek olmaya devam ediyorlar.”
Var bir bildiği. Ana akım medyadaki hareketlenmeler onu gösteriyor. Örneğin siteyi fark eden reklamcılar Alkışlarla Yaşıyorum’dan yayılan bazı videoları baz alarak reklamlar yapmaya başladı. Beyaz’ın ve Okan Bayülgen’in programları bu sitenin daimi müşterileri arasında.
Bana göre Türkiye’de bir kısım gençlik ne düşünüyor, ne hissediyor, ne konuşuyor, neye gülüyor, neyi özlüyor, kimi yerin dibine batırıyor merak edenler için bir cevher Alkışlarla Yaşıyorum.
Günde 25 bin kişi ziyaret ediyor, videoları izliyor, yorumlar yapıyor. 80 bin üyesi Fatih ve onunla birlikte gönüllü çalışan üç-beş arkadaşına video sağlıyor. Farklı bir mizah anlayışı, dili ve kitlesi var. Ve bu kitlenin de bir gücü.
Bu soğuk Pazar gününde girin siteye onlarla tanışın.
Size saçmalıklar diyarında çok eğlenceli bir gün vaadediyorum.




Böyle başka siteler, bloglar da var: Bobiler, Zalımlar, Sezyum, 5 Posta ve Zaytung

16 12 2009

Klipte Garanti’nin genel müdürünü gördüm

Nil Karaibrahimgil’in Kırık parçasına çektiği klipte oynayanların birçoğunu tanıyorsunuz. Ama ne oyuncular ne de şarkıcı. Garip bir topluluk... Bu klibi izlerken hem çok şaşırdım, hem de yeni şeyler öğrendim. Sebebini anlayacaksınız.


Nil Karaibrahimgil 14 Aralık Pazartesi günü Kelebek’teki köşesinde yeni klibi Kırık’ın hikayesini anlatırken bizi yeterince bilgilendirmemiş.
Demiş ki: “Her şey, o yağmurlu pazar günü, arabalara doluşup, Sinan’ın Durusu’daki evinde toplanmamızla başladı. Pazar günü Durusu’ya gelin, Nil’e klip çekicem. Hepimiz oynuyoruz, demişti. Kimse çok ciddiye almadı, herkeste bir heves oldu. Açıkçası olsa da, olmasa da olurdu. Maksat beraber olmaktı. Sinan’ın sağı solu belli olmazdı. Zaten onu seviyorduk biz. Zaten birbirimizi seviyorduk biz.”
Kesinlikle yetersiz!
Çünkü eğer yeterli olsaydı web sitesine koyduğu söz konusu klibi izlediğimde böyle sarsılmaz, duygularıma hakim olabilirdim!
Klip, reklamcı Serdar Erener’in alnıyla başlıyor. Kameranın yavaş yavaş açılmasıyla son derece karanlık ve yağmurlu bir havada, bir dağ başında hüzünlü başka insanlarla karşılaşıyoruz.
Zaten insanın sarsılması da bu “başka insanlarla” karşılaşma sürecinde oluyor.
İşte hüzünlü başka bir reklamcı daha… Alamet-i Farika’nın ikinci adamı Uğurcan Ataoğlu…
Fotoğrafçı Nihat Odabaşı şarkının sözlerine kendisini feci şekilde kaptırmış, acı içinde kıvranıyor…
Aaa Garanti Bankası’nın genel müdürü Ergun Özen değil mi o? Dalmış uzaklara bakıyor…
Ne Durusu ekibiymiş, herkes var derken… Yazar Elif Şafak ve Hürriyet’in haber koordinatörü eşi Eyüp Can’la burun buruna gelmez miyim?!
Aylar önce çekilmesine rağmen bu klipten bize hiç söz etmemeyi nasıl başardı, bilemiyorum.
Öyleyse bu klipten ne öğrendik?
1. Eyüp Can’ın çok ketum olduğunu…
2. Oyunculukla hiç ilgisi olmayan insanların bile kırgınlık halini şaşkınlık verecek derecede iyi oynayabildiklerini…
3. Klip çekelim, eğlenelim diye toplanan bir grup arkadaşın söz konusu şarkı terk edilmeyi anlatıyorsa eğlenmek bir yana yüreklerini rende yapacak kadar hicran kuyularına düşebildiklerini…
4. Klibin bilimum yerlerinde kovboy şapkasıyla beliren Sinan Çetin’in alakasız gibi görünen insanlar arasında bir ortak payda olabildiğini, bu birleştirici özelliğiyle BM Genel Sekreteri Ban-ki Moon’u bile koltuğundan edebileceğini…

KIRILANLAR ANLATIYOR
Nil Karaibrahimgil bu klip vesilesiyle http://www.kirildim.com/ diye başka bir site daha açtı. Her isteyen oraya kime, ne zaman, neden kırıldığını anlatabiliyor. İşte birkaç örnek…
*Kırıldım çünkü benden vazgeçebildi/ Damla
*Yola başladığım ama benimle aynı yolda yürümeyen babam… Sana kırgınım… Sadece varlığınla yalnız bıraktığın için /Sivu
*Hoşlandığım erkek başka bir kıza aşıktı. Bir de gelip bana bunu anlatması… Sonra akıl verdim, 1-2 teslendim. İşte ben buna kırıldım. /Özge
*Nil’e karşı olan tüm duygusal paylaşımıma rağmen benimle bir kez bile konuşmamasına ve mail’lerime cevap vermemesine kırıldım. /Gürkan